Organizma ve çevre

1. ORGANİZMA VE ÇEVRE
       İnsan ya da hayvan organizması zorunlu olarak bir çevrede yaşar. Bu nedenle çevreden gelen uyarıcılar, organizmayı etkiler. Organizma, bu çevrenin farkına varır ve onu tanır. Çevresini tanıyan organizma çevresindeki uyarıcılara uygun tepki geliştirir. O halde psikoloji, organizmanın davranışlarını anlamak için, onu çevresi ile birlikte ele almak durumundadır.

A. ORGANİZMA
      
Organizma, her türlü canlı varlıktır. Bu anlamda insan, hayvan ve bitkiler birer organizmadır. Psikolojide organizma dendiğinde, insan ve hayvan organizması akla gelir. İnsan ya da hayvan organizması, onu meydana getiren ve çeşitli işlevleri bulunan organların oluşturduğu uyumlu bütünlüktür.

B. ÇEVRE
       Organizmanın varlığını sürdürdüğü, çeşitli uyarıcılarla organizmayı sürekli etkileyen ve organizmadan etkilenen ögelerin oluşturduğu bütüne çevre denir.
      
Organizma bu çevre içinde doğar, büyür; ondan aldığı etkilere tepki göstererek varlığını sürdürür. İnsan çevresi; doğum öncesi ve doğum sonrası çevre olarak ikiye ayrılabilir.

(1) DOĞUM ÖNCESİ ÇEVRE
       
Doğum öncesi çevre, insanın anne karnında geçirdiği yaklaşık dokuz ay on günlük süreyi kapsar. Bu çevre oldukça güvenli sayılacak bir ortamdır. Doğum öncesi çevre, organizmanın gelişimi açısından çok önemlidir. Bebek, gelişimi için gerekli olan besin maddelerini ve oksijeni, göbek kordonu kanalı ile anneden alır. Bu dönemde annenin genel sağlığı, hastalıklar, içinde bulunduğu çevre, aşırı stres, hava kirliliği gibi olumsuz koşullar, almış olduğu ilaçlar ve zararlı maddeler (alkol, sigara, uyuşturucu maddeler gibi) bebeğin gelişimini doğrudan etkiler.

(2) DOĞUM SONRASI ÇEVRE
       
Doğumla başlayan ve yaşam boyu sürekli devam eden, insanın etkilendiği ve etkilediği çevre ise doğum sonrası çevredir. İnsan için doğum sonrası çevre, ikiye ayrılır. Bunlar fiziksel ve toplumsal çevrelerdir.

(a) Fizik çevre
        Fizik çevre; ışık, ses, ısı ve basınç gibi uyarıcılardan oluşan doğal çevredir.
       
Organizma varlığını sürdürebilmek için fizik çevreye ihtiyaç duyar. Çünkü beslenme, barınma ve korunma gibi yaşamsal ihtiyaçlarını bu çevrede karşılar, Fizik çevre organizmayı ve davranışlarını sürekli etkiler. Sıcak yörelerde yaşayan insanların daha rahat, soğuk yerlerde yaşayan insanların ise daha hareketli olmasının nedeni fizik çevredir.
        Organizma gelen uyarıcılar sayesinde fizik çevreyi tanır ve ona uyum sağlar. Fizik çevredeki değişmeler organizmanın uyumunu güçleştirir. Örneğin, havanın çok sıcak ya da soğuk olması organizmanın çevreye uyumunu zorlaştırır.

(b) Toplumsal çevre
       Toplumsal çevre, insanlar arası etkileşimlerden doğan, toplumsal olay ve olgulardan oluşan çevredir.
Okul, aile, arkadaşlık grubu, pazar yeri, köy meydanı birer toplumsal çevredir.
       İnsan, diğer canlılardan farklı olarak fiziksel çevrenin yanında toplumsal çevreye de sahiptir. Toplumsal çevre, insan davranışları üzerinde oldukça etkilidir.
       İnsan tüm yaşamı boyunca fiziksel ve toplumsal çevrenin etkisi altındadır. Yaşamını sürdürebilmek için bulunduğu bu çevrelere uyum sağlamak zorundadır.

C. FİZİK ÇEVRENİN ORGANİZMAYI ETKİLEMESİ

(1)
Fizik uyarıcılar ve organizmanın alıcılığı
       Organizma, uyarıcıları duyu organları ile fark eder. Çevrenin organizmayı etkilemesi için ışık, ses, basınç gibi fizik uyarıcılara ve bunları alacak göz, kulak,deri, dil, burun gibi sağlıklı duyu organlarına gereksinim vardır.

(2) Uyarıcı ve uyarım
        Uyarıcı, duyu organlarını harekete geçirerek organizmayı etkileyen her türlü fizik enerjidir.
Uyarıcılar tarafından etkilenen her organizma tepkide bulunur. Örneğin, ders zilinin çalması, güneş ışınları birer uyarıcıdır.
       Zilin sesi bir uyarıcıdır. Zilin sesi öğrenciye ulaşıp duyu organlarını etkilediğinde ise uyarım gerçekleşir.
      
Uyarım; duyu organlarınca alınabilecek şiddete olan ışık, ses, basınç gibi dış uyarıcılarla; açlık, susuzluk, yorgunluk gibi iç uyarıcıların organizmayı etkilemesine denir. Dersin bittiğini belirten zil sesi uyarıcı, bu uyarıcının duyu organlarını etkilemesi uyarım, bunun sonucunda teneffüse çıkılması tepkidir.

(3) Tepki, duyum, duyum eşiği
        Tepki, uyarıcılardan etkilenen organizmanın yaptığı davranımlardır.
Örneğin, ders zilini duyan öğrencilerin sınıfa girmeleri, güneş ışınları geldiğinde gözümüzü kısmamız birer tepkidir.
      
Duyum, organizmanın duyu organları aracılığıyla iç ve dış çevreden gelen uyarıcıları alması sürecidir. Örneğin, çalan zilin sesinin öğrenci tarafından ses olarak duyulması duyum, öğrencilerin dışarı çıkması ise tepkidir. Gülün kokusu uyarıcıdır. Bu kokunun burun tarafından alınması duyum, gülün kokusundan hoşlanmak ise tepkidir.
Bu süreçte duyu organları ile alınan uyarım, sinirler yolu ile beyindeki ilgili merkeze iletilir.
Her uyarıcı sonucu duyum meydana gelmez. Duyumun meydana gelmesi için;
İç ve dış uyarıcılara (ısı, ışık, basınç, açlık, susuzluk vb.),
Sağlıklı duyu organlarına (göz, kulak, burun vb.),
Sağlıklı bir beyne,
Uyarıcıları beyne ulaştıracak duyu sinirlerine,
Uyarıcıların organizmaya ulaşmasına (iletici ortam, hava).
Uyarıcıların, uyarımı oluşturacak şiddete sahip olmasına (duyum eşiği) ihtiyaç vardır.
        Organizmanın çevresinde sonsuz sayıda uyarıcı vardır. Bu uyarıcıların hepsini organizmanın alması mümkün değildir. Uyarıcının şiddeti, organizmanın uyarıcıyı alması için yeterli düzeyde olmalıdır. Yani duyum eşiği içinde olmalıdır.

DUYUM EŞİĞİ
        Uyarıcıların organizma tarafından alınmaya başladığı alt ve üst sınırlara duyum eşiği denir.
       
Duyum eşiği organizmanın uyarıcıları alma kapasitesini belirler. Her organizmanın duyum eşikleri birbirinden farklıdır. Örneğin köpeklerin koku alma duyum eşikleri insanlara oranla daha gelişmiştir.

ALT EŞİK - ÜST EŞİK
        Organizmanın uyarıcıyı almaya başladığı en düşük noktaya alt eşik; en
yüksek noktaya da üst eşik denir. Başka bir deyişle, duyu organlarının uyarıcıları alma kapasitesidir.
      Örneğin, kulağımız için alt eşik
20 frekanslık bir ses; üst eşik için 20.000 frekanslık bir sestir. İnsan kulağı 20 frekansın altında ve 20.000 frekansın üstündeki sesleri alamaz. Gözümüz de 380-760 milimikron arasındaki ışık dalgalarım renkli olarak görür. Bu durumların dışında duyum gerçekleşmez.

(4) Aşırı ve yetersiz uyarılma
       
Organizma, yaşamını sürdürebilmek için içinde bulunduğu çevreye uyum sağlamak zorundadır. Ancak, bu durum her zaman mümkün olmaz. Çünkü organizma sürekli olarak çeşitli uyarıcıların etkisi altındadır. Zaman zaman bu uyarıcıların miktarı azalabilir ya da çoğalabilir. İşte, organizmayı etkileyen bu uyarıcıların miktarının azalıp çoğalması, organizmanın uyumunu zorlaştırır. Bu durumda organizma aşırı ya da yetersiz uyarılmanın etkisi altındadır.

YETERSİZ UYARILMA
        Yetersiz uyarılma, uyarıcıların duyum eşiğini geçememesi ya
da uyarıcıların organizmayı normal şiddet ve sürenin altında etkilemesi durumudur. Uyarımın meydana gelmesi için uyarıcıların, duyum eşiğinin alt sınırını geçmesi gerekir. Eğer duyum eşiğini geçmezse uyarılma yetersiz olur ve duyum meydana gelmez.
       Organizmanın belirli bir sürede alışık olduğu toplam uyarıcı miktarı azaldığı zaman da yetersiz uyarılma söz konusu olur.
        Yetersiz uyarılan organizma bu durumdan rahatsız olur ve uyarım arayışına girer.
Bütün gün evde yalnız başına oturan bir insan, televizyonda kendisini hiç ilgilendirmeyen programlan bile izler. Yetersiz uyarılma ile ilgili deneylerde denekler, sesten yalıtılmış bir odada yatağa yatırılmışlar. Gözlerine yarı şeffaf gözlükler, kollarına karton kolluklar takılmış, hareketleri engellenmiş ve dış uyarıcılardan mahrum bırakılmışlardır. Sadece kısa yemek ve ihtiyaç molası verilmiştir. Denekler, iki ya da üç gün sonra kendilerine büyük paralar ödenmesine karşın deneye devam etmemişlerdir.
        Yetersiz uyarılma, uzun sürdüğünde organizma çevresine uyumda zorlanır. Algılama bozuklukları ortaya çıkar. Sanrılar (halüsinasyon) başlar ve davranış bozuklukları ortaya çıkar. Zihinsel işlevlerde gerileme görülür.

AŞIRI UYARILMA
       
Aşırı uyarılma, uyarıcının şiddeti ve toplam uyarıcının miktarına bağlı olarak ortaya çıkar. İç ve dış uyarıcıların organizmayı normal şiddet ve sürenin üstünde etkilemesine aşırı uyarılma denir. Organizmanın normal etkinlikte bulunması için gereken miktardan çok uyarım alması demektir.
        Sürekli ve şiddetli uyarıcılar (kuvvetli bir ışık, yüksek ısı ya da gürültü, aşırı açlık, susuzluk ya da ağrılar vb.) aşırı uyarılmaya neden olur. Aşırı uyarılmada uyarıcılar üzüntü, kaygı ve öfke gibi kişinin duygu ve düşüncelerinden de kaynaklanabilir. Sevilen bir kişinin kaybı ya da arkadaşlar arasında meydana gelen huzursuzluklar aşırı uyarılma yaratır.
        Organizmanın birim zamanda, alışık olduğu uyarıcılardan fazla uyarıcı alması da aşırı uyarılmaya neden olur.
        Öğrencinin kapasitesinin üzerinde uzun süre ders çalışması, alışık olmayan birinin çok uzun süre yol yürümesi, insanın uzun süre aç ve susuz kalması aşırı uyarılmaya neden olur.
        Aşırı uyarılma organizmayı rahatsız eden bir durumdur. Aşırı uyarılmada birey zorlanır. Bundan kurtulmak için çaba gösterir. Kurtulamadığında organizma yorgun düşer ve
çevresine uyumu azalır. Organizmada önce huzursuzluk ve gerginlik görülür. Bu durum devam ederse davranış bozuklukları ya da psikosomatik hastalıklar ortaya çıkar (Psikosomatik hastalıklar, psikolojik nedenli bedensel hastalıklardır.). Hatta organizmanın yaşamı tehlikeye girer.

UYUM
        Organizmanın yaşamını sürdürebilmesi için çevresi ile denge kurmasıdır. Organizmayı etkileyen uyarıcının şiddeti değişmedikçe uyum hali devam eder.
        Organizma, uyarıcılarda değişiklik olursa tepkide bulunur. Bu tepkinin amacı uyumlu duruma dönmektir. Bir yandan yeni duruma uyum göstermeye çalışırken
bir yandan da değişikliği gidermeye çalışarak çevresini kendisine uydurmaya çalışır.
      
Aşırı ve yetersiz uyarılma sonucunda organizmanın, bozulan uyumunu yeniden sağlama çabasına dengelenme denir. Örneğin, vücudun aşırı sıcakta terlemesi, soğukta ise titremesi dengelenmedir.

(5) ALIŞMA, DUYARSIZLAŞMA(HABİTATİON)
       
Alışma ve duyarsızlaşma, organizmanın uyumunu kolaylaştırır.
      
Uyarıcıların sürekli ve şiddetli sunulması sonucunda, duyu organlarının bu uyarıcıları bir müddet geçtikten sonra fark etmemeye başlamasına alışma denir.
       
Kolumuzdaki saati hissetmememizin, sabah sürdüğümüz parfümün kokusunu bir re sonra duymayışımızm nedeni alışmadır.

     
Duyarsızlaşma ise uyarıcılara gösterdiğimiz duygusal tepkinin azalması durumudur. Alışma, fizik uyarıcılara (ışık, ses, koku gibi) karşı duyumun azalması; duyarsızlaşma ise psikolojik uyarıcılara (üzüntü, sevinç, korku ) karşı duygulardaki zayıflamadır.

2. UYARILMA İHTİYACI VE GÜDÜLENME
       
Uyarılma organizmanın yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur. Organizma neye ihtiyacı olduğunu, uyarılma sonucu fark eder. Acıktığında yemek yer, susadığında su içer, yorulunca dinlenir. Organizmanın yaşamını sürdürmesi ve mutlu olması için denge durumunu koruması gereklidir. İnsanın hem fizyolojik hem de psikolojik yönden bu denge durumunu koruyabilmesi için ihtiyaçlarını gidermesi gerekir.

A. İHTİYAÇ

İhtiyaç, organizmada bir eksikliğin ortaya çıkması demektir. Organizmada bu eksiklik giderilinceye kadar ihtiyaç hali devam eder. Acıkan insanın bedeninde azalan besin yerine getirildiği zaman yiyecek ihtiyacı da ortadan kalkar.
İhtiyaçların giderilmesi; insanın, gelişimi ye çevresi ile sağlıklı ilişki kurabilmesinin temel koşullarından biridir.
İhtiyaçların giderilmesi; insanın, gelişimi ve çevresi ile sağlıklı ilişki kurabilmesinin temel koşullarından biridir. İhtiyacın psikolojideki anlamı ise insanın gelişimi ve uyumu için zorunlu olan koşulların eksik olmasıdır

B. DÜRTÜ

       
Tüm davranışlarımızın altında bir ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ihtiyacı gidermek için organizmada beliren güç, dürtüdür. O halde organizmada besinin azalması, ihtiyacı doğurur. Bu ihtiyaçtan doğan açlık duyumuna ise dürtü denir. Dürtü kavramı ile genellikle fizyolojik güdüler ifade edilir.

c.-Güdü { Motiv)

      
Güdü, organizmanın var olan ihtiyacını gidermek için belli bir yönde etkinlik gösterme eğilimidir. Organizmanın davranışlarını şekillendiren ve yönlendiren güdülerdir. Örneğin, her acıkan insanda açlık dürtüsü ortaya çıkar. Fakat her acıkan insanda açlık güdüsü oluşmaz. Rejim yapan bir insan açlık dürtüsüne sahip olduğu halde, kilo alma ve rejimi bozma korkusuyla kendisine sunulan bir tabak böreği yemez. Dürtü organizmanın ihtiyacını fark etmesidir Güdü ise organizmanın ihtiyacını giderme davranışıdır.

D. GÜDÜLENME


Organizmanın, ortaya çıkan ihtiyaçlarını karşılamak için harekele geçip ihtiyacını gidermesi ve rahatlaması sürecine güdülenme denir. Su organizma için temel bir gereksinimdir. Susayan insanda su bulmak için ortaya çıkan güç dürtü, dürtü aracılığı ile davranışa yönelme de güdüdür. Suya ulaşan organizma suyu içer. İhtiyaç giderildiği için rahatlar. İşte organizmanın su ihtiyacı ile başlayıp rahatlaması ile son bulan bu sürece güdülenme (motivasyon) denir.

E. GÜDÜ TÜRLERİ

Fizyolojik Güdüler
       
Fizyolojik güdülerin temelinde organizmanın canlılığını koruyabilmesi için karşılanması gereken ihtiyaçları vardır. Bunlar organizmadan kaynaklanan ve organizmanın ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan güdülerdir. Doğuştandırlar ve genellikle yaşam boyu devam ederler. Açlık, susuzluk, cinsellik, annelik, dinlenme, oksijen ihtiyacı fizyolojik güdülere örnektir.

Aç!ık: Her organizma, beden işlevlerini yerine getirmek için yeterli miktarda besine ihtiyaç duyar. Bu besinler azaldığında organizma, depoda bulunan besinleri kullanır. Besin depoları belli bir noktaya kadar azaldığında organizma, yiyecek aramak için faaliyete geçer. Ancak insanların aynı biçimde yeme etkinliği göstermedikleri bilinmektedir. Açlık, mideden gelen kasılma ve ağrı hissi ile ifade edilmektedir. Yemek yeme güdüsü neye bağlı olarak ortaya çıkmaktadır? İnsanların neyi ne kadar yediklerini belirleyen etmenler; mideden gelen uyarılar, dış uyarıcılar ve alışkanlıklardır. Bütün bunlardan başka yenen yiyeceğin miktarı, beynin hipotalamus denilen sistemi ile kontrol edilir. Hipotalamusun bir alanı yemeyi başlatır, bir alanı yemeyi dizginler. Böylece organizma yeteri kadar besin alır.

Susuzluk:
Su düzenli olarak akciğerler, derideki ter bezleri ve böbrekler yolu ile kaybedilir. Fakat organizma belli bir miktardaki suyu tutma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç susuzluk dürtüsünü oluşturur. Susuzluk dürtüsü de açlık gibi, beyindeki hipotalamus tarafından kontrol edilir. Hipotalamustaki su kaybına duyarlı sinir hücreleri, kandaki suyun azalması üzerine faaliyete geçerler. Bunun sonucu olarak organizma su arar ve içer.

Cinsellik: Cinsel davranış, iç etkenler ve dış etkenlerin birleşimine bağlıdır. İç etkenler hipofız bezi tarafından kontrol edilen hormonlardır. Buluğ döneminde bu hormonların düzeyinde görülen artış, cinsiyet özelliklerinde değişiklik meydana getirir. Bunun yanı sıra insanın cinsel kimliğinin ve davranışlarının oluşumunda adlandırılış ve yetiştiriliş biçiminin de etkisi vardır

Annelik: Annelik güdüsü açlık, susuzluk ve cinsellikten daha güçlü bir güdü olarak görülür. Hayvanlarda daha çok hormonlara bağlı olan annelik davranışı insanlarda, öğrenmeye bağlı olarak da ortaya çıkar. Günümüzde iyi bir anne olmak için kendini eğiten anneler olduğu gibi çocuğunu döven anneler de vardır. Bütün annelerde aynı hormon salgılanmasına rağmen aynı davranışlar görülmemektedir.

Sosyal Güdüler
       
Sosyal güdüler, sadece insanlarda görülen, bireyin benliğini korumasını ve top­lumdaki diğer bireylerle ilişkilerini düzenleyen güdülerdir. Bunlar diğer insanları ya doğrudan ya da dolaylı olarak içine alırlar. Temeli fizyolojik güdüler olmasına karşın; çoğu davranışlarımızın nedeni sosyal güdülerdir. Sosyal güdüler aynı za­manda bireyin, topluma uyum sağlamasına yardımcı olur. Örneğin yemek yemenin altında, açlık güdüsü bulunur. Fakat insanlar çoğu kez açlıklarını gidermek için değil de toplumda saygı görmek için yemeğe çıkarlar. Düğün yemekleri ya da bir gencin evlenmek istediği arkadaşını yemeğe götürmesi buna örnektir.
        Bazen sosyal güdüler fizyolojik güdülerin önüne geçebilir. Her insan bir gruba ait olmak, saygı ve kabul görmek isler. İnsan, başarı kazanmak ve güvenilmek ister. İşte bu güdüler insanı bazı güç
etkinliklere itmektedir. Çok ihtiyacı olmasına rağmen yolda bulduğu parayı sahibine veren kişi için, kendisine güvenilmesi önemlidir. Savaşlarda ölebileceğim bildiği halde düşmana karşı saldırıya geçmenin altındaki güdü vatan sevgisidir. Sosyal güdülerle fizyolojik güdülerin önemi, kişilere göre farklılık göstermektedir. Sınava hazırlanan iki öğrenciden biri çalışmaya devam ederken, diğeri uykuyu tercih edebilir.
       
Sosyal güdülerin başlıcaları şunlardır:
Bağlılık: Her birey, kendini bir gruba bağlar ve grubun bir parçası olduğunu hissetmek ister.
Güvenlik: Bireyin canlı ve sağlıklı kalma ve gelişme arzusunun ifadesidir.
Prestij: Her insan içinde yaşadığı toplumda başarılı ve iyi bir statüye sahip olmak ister.
Özgürlük: Her insan, davranışlarının engellenmesinden rahatsız olur.

F. GÜDÜLENMİŞ DAVRANIŞIN GÜDÜLENMEMİŞ DAVRANIŞTAN FARKI

       
Yüksek Öğrenim görmek için güdülenmiş bir öğrencinin bir hedefi vardır. Bu hedefe ulaşmak için uzun ve karmaşık bir dizi davranışta bulunması gerekmektedir. Güdülenmiş öğrenci bu uzun ve yorucu çalışmayı yapar. Çoğu zaman eğlenmek ve çalışmak arasında seçim yapmak zorunda kalır. Güdülenmemiş öğrenci ise uyumayı ya da eğlenmeyi çalışmaya tercih eder. Çalışmak için yeterince enerjisinin bulunmadığını düşünür.
• Güdülenme, organizmaya enerji verir. Güdülenmiş bir sporcu, her gün saatlerce egzersiz yapacak gücü bulur. Güdülenmiş davranış, yorucudur. Güdülenme, etkinliğe yönelttiği için enerjinin kullanılmasına neden olur. Bu durum bir süre sonra yorgunluğa yol açar. Güdülenmemiş davranışta bu özellikler görülmez.
• Güdülenme, davranışa yön verir. Susamış bir hayvan, önüne konan yiyeceğe değil de suya doğru yönelir.
Davranışların nedeni güdülenmenin türüyle; etkinliklerin süresi ve güçlüğü de güdülenmenin şiddetiyle açıklanabilir.

İÇGÜDÜ

        Davranışların ortaya çıkmasında etkili olan bir güdü türü de içgüdüdür.
İçgüdü; öğrenilmemiş, türe özgü ve türün bütün bireylerinde görülen davranışlardır.
       
İçgüdülerin en güzel örneklerini hayvanlarda görürüz. Psikoloji, hayvanların davranışlarını incelenmeye değer olduğu için gözler ve açıklamaya çalışır. Kuşların göç etmesi bir içgüdü davranışıdır. Karmaşık, birbirini takip eden bir çok davranış art arda gerçekleştirilir. Yumurtadan çıktıktan sonra diğerlerinden ayrı büyütülen kuşlar, zamanı geldiğinde göç etme davranışı gösterirler. İçgüdü davranışında öğrenme yoktur. İnsanlarda, hayvanlarda görüldüğü şekli ile türe has davranışlar görülmez. İnsanda cinsellik, annelik gibi fizyolojik güdülerle başlayan davranışın nasıl devam edeceği, öğrenme ile kazanılır. Hatta öğrenme ile kazanılan davranış hormonların faaliyeti durduktan sonra bile devam etmektedir. Balıklar, sürüngenler gibi evrimin alt basamaklarına inildikçe içgüdü davranışı daha çok görülür ve önem kazanır. Köpek, kedi gibi evrimin üst basamaklarında ise daha az görülür. Hayvanlarda görülen biçimi ile otomatik, türe has ve öğrenilmemiş davranışlar insan türünde görülmemektedir. İnsan davranışlarının büyük kısmı öğrenilmiştir.

Yorum Yaz